Ormanda bir mezar taşına rastladım
Ormanda bir mezar taşına rastladım
Karadeniz’in dağları arasına sıkışmış küçük bir kasabaya taşındığımızda, bunun hayatımızın en doğru kararı olduğunu düşünmüştüm. İstanbul’un gürültüsünü, bitmeyen trafiğini, insanın ruhunu kemiren kalabalığını geride bırakmıştık. Eşim Zeynep huzurlu bir hayat istiyordu. Sekiz yaşındaki oğlumuz Efe ise ormanda özgürce koşabileceği bir yer. Ben de… geçmişimden biraz uzaklaşmak istiyordum belki.
Taşındığımızdan sonraki ilk haftaydı. Cumartesi sabahı hava serin ama berraktı. Mantar toplamak için ormana girdik. Efe önden koşturuyor, Doberman cinsi köpeğimiz Karabaş onun peşinden atlıyordu. Zeynep koluma girip gülümsedi. “İşte hayat bu,” dedi.
O an gerçekten mutluydum.
Sonra Karabaş’ın havlaması duyuldu.
Bu, neşeli bir köpek havlaması değildi. Kısa, keskin, tehditkâr bir sesti. İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk kabardı. Efe’nin arkasından hızlandım, uzun otları yararak ilerledim.
Ve bir açıklığa çıktım.
Açıklığın ortasında mezar taşları vardı.
Düzinelerce. Belki yüzlerce. Eğilmiş, yosun tutmuş, yarısı toprağa gömülmüş taşlar. Çevrelerinde kemikler, boynuzlar, iplerle bağlanmış bez parçaları… Sanki unutulmuş bir mezarlık değil de terk edilmiş bir ritüel alanıydı.
“Zeynep…” dedim boğuk bir sesle.
Yanıma geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. “Hemen gidelim,” diye fısıldadı.
Tam o sırada Efe’nin çığlığı yankılandı.
“BABA! BURADA SEN VARSIN!”
Dizlerimin bağı çözüldü. Efe, yıkılmak üzere olan bir mezar taşının önünde çömelmişti. Yanına koştum. Taşın üzerindeki seramik fotoğrafı görünce nefesim kesildi.
Fotoğraftaki çocuk bendim.
Soluk sarı gömlek. Kocaman gözler. Beş ya da altı yaşında hâlim.
Altında yazan tarih:
29 Ocak 1984.
Doğum günüm.
Bu kadar tesadüf olamazdı.
Ama asıl darbeyi bir alt satır vurdu.
Ölüm: 3 Şubat 1990
Elim titredi. O tarihte altı yaşındaydım. Ve… hayattaydım.
“Bu bir şaka,” dedim ama sesim kendime bile inandırıcı gelmedi.
Zeynep kolumu çekti. “Emre, lütfen gidelim.”
Ama gözlerim taşın arkasındaki küçük metal plakaya takıldı. Paslanmıştı ama yazı okunuyordu:
“Yerine konulan.”
O an zihnimde bir kapı aralandı.
Altı yaşıma dair anılarım bulanıktı. Hastane kokusu. Beyaz ışıklar. Annemin ağlayan yüzü. Babamın yokluğu. Bana hep ağır bir ateş geçirdiğim söylenmişti. Günlerce komada kalmışım. Mucize eseri kurtulmuşum.
Ya kurtulmadıysam?
Birden arkamızdan kuru bir dal sesi duyuldu. Hepimiz irkildik. Ağaçların arasından yaşlı bir adam çıktı. Üzerinde koyu renk bir palto vardı. Yüzü rüzgârla aşınmış gibiydi.
“Sonunda geldin,” dedi bana bakarak.
Boğazım kurudu. “Beni tanıyor musunuz?”
“Tanıyorum,” dedi sakin bir sesle. “Ama sen beni hatırlamıyorsun.”
Zeynep öne geçti. “Siz kimsiniz?”
Adam gözlerini mezar taşına çevirdi. “Bu mezarlık… eskiden kayıp çocukların yeriydi. Ormanda kaybolanlar. Geri dönenler.”
“Geri dönenler mi?” dedim devamı icin sonrki syfaya gecinz...
