Büyükannemin anısına
Büyükannemin anısına
İlk satır nefesimi tamamen kesti: “Canım torunum, bunu bulanın sen olacağını biliyordum. 30 yıldır bu sırrı saklıyorum ve çok üzgünüm. Beni affet, sandığın kişi değilim…” Mektup dört sayfaydı. İki kez okudum. İkinci okuyuşumda gözlerim ağlamaktan bulanmıştı. Zehra babaanne benim kan bağıyla büyükannem değildi. Annem, adı Aylin olan genç bir kadın, dedem vefat ettikten sonra Zehra’nın sağlığı bozulunca onun yanında yatılı bakıcı olarak çalışmaya başlamış. Zehra, annemi “parlak, nazik ama gözlerinde hep hafif bir hüzün olan” biri olarak tarif ediyordu. Bir gün Aylin’in günlüğünü bulmuş.
Günlüğün kapağının içinde bir fotoğraf varmış: Aylin ve Zehra’nın yeğeni Murat, tanımadığı bir yerde kahkahalar atarken. Altındaki satır Zehra’nın kalbini kırmış: “Onu sevmekle yanlış yaptığımı biliyorum. O evli bir adam. Bebeği bilmiyor. Yurt dışına gitti ve bunu tek başıma nasıl taşıyacağımı bilmiyorum.” Aylin, bebeğin babasını söylemeyi reddetmiş. Murat. Benim “amca” dediğim adam. 18 yaşıma kadar her doğum günümde kart ve harçlık gönderen adam. Zehra günlükten gerçeği anlamış: Annemin evli bir adama âşık olduğunu, hamile kaldığını ve adam ülkeyi terk ettiği için gerçeği asla öğrenmediğini.
Annem ben beş yaşındayken hastalıktan ölünce, Zehra bir karar vermiş. Aileye bebeğin bilinmeyen bir çift tarafından bırakıldığını ve kendisinin evlat edindiğini söylemiş. Kimseye gerçeği anlatmamış. Beni torunu olarak büyütmüş. “Bunu korumak için yaptım,” diye yazmış. “Sana babanın doğmadan önce gittiğini söyledim çünkü bir anlamda doğruydu. Sadece geride ne bıraktığını bilmiyordu. Korktum, Elif. Murat’ın eşinin seni kabul etmeyeceğinden korktum. Kızlarının senden nefret edeceğinden korktum. Gerçeği söylemenin, bende bulduğun aileyi elinden alacağından korktum. Bunun bilgelik mi korkaklık mı olduğunu bilmiyorum. Muhtemelen ikisi de.” Son satır beni donup bıraktı: “Murat hâlâ bilmiyor. Seni evlatlık sanıyor.
Bazı gerçekler büyüyünce daha iyi taşınır. Bu gerçekle ne yapacağına güveniyorum.” Emre’yi aradım. “Kafama bir şey buldum. Gelmen lazım,” dedim. Kırk dakikada geldi. Mektubu okudu. Yüzündeki ifadeler bir bir değişti. “Murat…” dedi sonunda. “Amcan Murat.” “Amcam değil,” dedim. “Babam. Ve hiçbir fikri yok.” Emre beni tuttu, ağlamama izin verdi. “Onu görmek ister misin?” diye sordu. Babaannemin Murat odadayken neden sustuğunu şimdi anlıyordum. “Evet,” dedim. “Görmem lazım.” Ertesi gün gittik. Murat kapıyı her zamanki geniş gülümsemesiyle açtı. Eşi mutfaktan seslendi. Kızları üst kattaydı. Ev, fotoğraflarla doluydu. Tatiller, bayramlar, sıradan cumartesiler… Mektup çantamdaydı. Ne söyleyeceğimi planlamıştım.
Ama oturma odasında otururken Murat yumuşak bir sesle, “Zehra hayatımda tanıdığım en iyi kadındı,” dedi. Sözler içimden geçti. Ağzımı açtım. Sonra kapattım. Onun yerine şöyle dedim: “Düğüne gelmen beni çok mutlu eder. Murat amca… beni nikâhta koluma girip götürür müsün?” Yüzü duygudan çözüldü. “Onur duyarım,” dedi kısık sesle. “Teşekkür ederim, ba—” dedim, toparlanarak. “Amca.” Dönüş yolunda Emre sordu: “Niye söylemedin?” “Babaanne 30 yıl boyunca kendimi ait hissetmemi sağladı,” dedim. “Ben bir konuşma uğruna o evliliği, o kızların dünyasını ve onun hayatını paramparça edemem.” “Ya hiç öğrenmezse?” “Bir babanın yapabileceği en önemli şeylerden birini zaten yapıyor,” dedim.
“Beni nikâhta götürecek. Sadece neden bu kadar önemli olduğunu bilmiyor.” Ekim ayında evlendik. Şehir dışında küçük bir şapelde. 60 yıllık fildişi ipek gelinlik içindeydim. Kendi ellerimle daraltmıştım. Murat kolunu uzattı. Tuttuğumda bana eğilip fısıldadı: “Seninle gurur duyuyorum, Elif.” İçimden şunu geçirdim: Zaten duyuyorsun baba. Sadece ne kadarını bilmediğini bilmiyorsun.
Zehra salonda değildi. Ama gelinliğin içindeydi. Tek tek diktiğim inci düğmelerdeydi. Ve mektubu tekrar katlayıp yerine, o gizli cebe dikkatle yerleştirdiğim yerdeydi.
Oraya aitti. Bazı sırlar yalan değildir. Sadece gidecek başka yeri olmayan sevgidir. Zehra benim kan bağıyla babaannem değildi. Daha nadir bir şeydi: Beni her gün, isteyerek seçen bir kadındı.
