Beşinci kattan düşmekte olan bir bebeği
Beşinci kattan düşmekte olan bir bebeği
Kamera beşinci kat koridorunu gösteriyordu. Pencere açıktı. Görüntüde, çocuğun annesi telefonda konuşurken pencereye yaklaşıyor, bebeği pencere kenarına bırakıyordu. Bir anlık dalgınlık… Bebek öne doğru eğiliyor. Sonra… düşüş.
Salondan bir çığlık koptu. Anne yerinde donup kalmıştı; yüzü bembeyaz oldu. Avukatları bir şeyler mırıldandı ama kelimeler havada asılı kaldı. Kamera görüntüsü devam etti: Dışarıdan benim koştuğum, kollarımı açtığım, çocuğu yakalayıp yere birlikte düştüğümüz an netti. Düşüşün açısı, hız, çarpma… her şey gözler önündeydi.
Hakim görüntüyü durdurdu. Salona derin bir sessizlik çöktü. Sonra bana baktı. İlk kez o bakışta bir şey değişmişti. Şüphe değil… düşünce.
Davacı tarafın avukatı toparlanmaya çalıştı. “Sayın hakim,” dedi, “bu görüntüler çocuğun düşmesini açıklayabilir ama müvekkilimin iddiası—” Hakim sertçe sözünü kesti. “İddianız, sanığın dikkatsiz kurtarma yaptığıydı. Görüntüler, sanığın refleksif ve kaçınılmaz bir hareketle çocuğu yakaladığını gösteriyor.”
O an bir başka kapı açıldı. Bu kez içeri küçük bir çocuk girdi. Yanında bir kadın vardı—sosyal hizmetler görevlisi. Çocuk yürüyordu. Hafif aksayarak ama kendi başına. Salon yine karıştı. Kadın sakin bir sesle konuştu: “Sayın hakim, çocuğun sağlık raporlarını getirdik. Düşmeye bağlı kalıcı bir hasar yok. Doktorlar, sanığın müdahalesi olmasaydı ölüm riskinin çok yüksek olduğunu belirtiyor.”
Hakim raporlara baktı. Sonra anneye döndü. Gözleri sertti ama adildi. “Bu davayı açarken, gerçekleri sakladınız mı?” Anne ağlamaya başladı. Babası başını öne eğdi. Hiçbiri cevap veremedi.
Hakim tokmağını vurdu. “Mahkeme kararını açıklıyor,” dedi. Sesindeki otorite salonu doldurdu. “Sanık hakkında açılan dava reddedilmiştir. Aksine, olayda asli kusurun ebeveyn ihmali olduğu anlaşılmıştır.” Bir an durdu. “Ayrıca, sanığın haksız yere yıpratılması nedeniyle manevi tazminat hakkı doğmuştur.”
Kulaklarım uğulduyordu. İnsanlar fısıldaşıyordu. Avukatım omzuma dokundu; gözleri doluydu. Ben ise hâlâ ekrana bakıyordum—o anı, düşüşü, kollarımı… Sanki başka birine aitti.
Duruşma bittiğinde dışarı çıktım. Güneş gözlerimi aldı. Basın kapıda bekliyordu ama durmadım. Bir banka oturdum. Ellerim titriyordu. Bir hayat kurtarmıştım, evet. Ama bir hafta boyunca kahramanlıktan suçluluğa, umuttan çaresizliğe savrulmuştum.
Bir süre sonra biri yaklaştı. Başımı kaldırdım. Çocuğun annesiydi. Gözleri kızarmıştı. Sessizce, “Özür dilerim,” dedi. “Korktum. Suçlulukla baş edemedim.” Başımı salladım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Zaten bazen hiçbir söz, olanları tamir etmeye yetmez.
Ayağa kalktım. İşe geç kalmıştım. Hayat kaldığı yerden devam ediyordu. Ama ben artık aynı kişi değildim. Kahramanlık bazen alkışla değil, mahkeme salonunda sınanıyordu. Ve o gün öğrendim ki, doğru olanı yapmak her zaman kolay değil—ama yine de yapılmaya değer.
