Babam Beni Dilenci Sandığı Adamla Evlendirdi
Babam Beni Dilenci Sandığı Adamla Evlendirdi
Zehra dizlerinin üzerine çöktü. Yıllardır hatırlamaya çalıştığı ses karşısındaydı.
“Babanın sana neler söyleyebileceğini bilmiyorum,” diye sürüyordu kayıt. “Ama sakın onun sözlerine inanma. Sen kimsenin cezası, utancı ya da yükü değilsin.”
Kayıt burada bitmedi.
“Babanla aramızdaki anlaşmazlık büyüyor. Ailemden kalan zeytinlikleri ve dükkânları senin adına güvenceye aldım. Belgeleri avukatım Nihat Bey saklıyor. Bir gün hakkını aramak istersen onunla konuş.”
Cihaz sustuğunda Zehra ağlıyordu. Ancak bu kez gözyaşları yalnızca acıdan değildi. Annesi onu unutulmaya terk etmemişti.
“Babam neden bunlardan hiç söz etmedi?”
“Çünkü o malları yıllardır kendi malı gibi kullanıyor. Belgelerin bazılarını da sahte imzalarla devretmeye çalışmış.”
Zehra, kapının bulunduğu yöne döndü.“O zaman gidip hakkımı isteyeceğim.”
“Yanında olurum,” dedi Tufan.“Yanımda olabilirsin. Ama konuşacak kişi ben olacağım.”
İki gün sonra ilçedeki avukatlık bürosuna gittiler. Nihat Bey yaşlı bir adamdı. Zehra adını söyleyince sandalyesinden kalktı.
“Annenize çok benziyorsunuz,” dedi, sonra duraksadı. “Bağışlayın. Onun gibi kararlı konuşuyorsunuz demek istedim.”
Avukat, annesinin vasiyetini ve tapu kayıtlarını dikkatle açıkladı. Zehra'nın payına düşen mülkler hâlâ hukuken korunabilirdi, ancak babasının yıllar içinde yaptığı işlemlerin mahkemede incelenmesi gerekiyordu.
“Peki neden beni aramadınız?” diye sordu Zehra.
Nihat Bey utançla iç geçirdi.
“Babanız sizin bütün bu meselelerden haberdar olduğunuzu, kendi isteğinizle ilgilenmediğinizi söyledi. Size ulaşmak için gönderdiğim mektuplar da geri döndü.”Zehra, bir ömür kapalı tutulan kapıların yalnızca evlerinin kapıları olmadığını anladı.
Tam o sırada büroya biri girdi. Müjgan'dı. Topukları taş zeminde sert sert vuruyordu.
“Demek buradasınız!” diye bağırdı. “Babam sizi arıyor. Tufan'ın herkesi kandırdığını biliyor!”Tufan ayağa kalktı ama Zehra elini kaldırarak onu durdurdu.“Müjgan, sen ne zamandır biliyordun?”Ablası sustu.“Bana pazarda dilenci olmadığını söyledin. Nereden öğrendin?”Müjgan bir süre kıpırdamadı. Sonunda sesi küçüldü.“Birkaç hafta önce onu fabrikadaki muhasebeciyle konuşurken gördüm. Babama haber verdim. Babam bana susmamı söyledi.”
“Peki annemin bana bıraktıklarını biliyor muydun?”
Müjgan'ın cevap vermesine gerek kalmadı. Sessizliği her şeyi anlatıyordu.
O akşam babalarının evine gittiler. Zehra yıllarca saklandığı o büyük kapının önünde ilk kez korkmadan durdu. Babası onu içeri girer girmez azarladı.
“Ben sana bir daha kapıma gelme demedim mi?”
“Dedin,” diye cevap verdi Zehra. “Ama ben bugün kapına sığınmaya gelmedim. Benden sakladığın gerçeği sormaya geldim.”Babası alayla güldü.“Dilenci kocan mı öğretti sana bunları?”Tufan çantasından babasının eski ortaklık sözleşmesini çıkardı.“Bu imzayı tanıyorsunuzdur. Babamın bütün borçları tek başına üstlendiğini iddia ettiğiniz belgeyle ilgili bilirkişi incelemesi istedik.”Adamın gülüşü söndü.“Beni tehdit mi ediyorsun?”“Hayır,” dedi Tufan. “Artık gerçeğin araştırılmasını istiyorum.”
Zehra bir adım öne çıktı.“Ben de annemin bana bıraktığı mallarla ilgili işlemleri inceleteceğim. Bundan sonra benim adıma hiç kimse konuşmayacak.”Babası birden masaya vurdu.“Ben olmasam aç kalırdın! Seni kim kabul ederdi?”Zehra'nın içinden çocukluğundaki o titrek ses yükseldi. Ama bu kez onu bastırdı.“Beni annem kabul etmişti. Tufan kabul etti. En önemlisi, ben kendimi kabul ettim. Yıllarca senin sevgini kazanmak için uğraştım. Artık uğraşmayacağım.”Babası cevap veremedi. Müjgan ise ilk kez başını önüne eğdi.
Günler sonra babaları, belgelerin mahkemeye sunulacağını öğrenince Tufan'ın evine geldi. Bu kez yanında pahalı hediyeler, kalın bir zarf vardı.
“Davadan vazgeçin,” dedi. “Aile arasında çözeriz.”
Zehra zarfı eline bile almadı.
“Aile olmak, yapılanları saklamak anlamına gelmiyor.”
Adamın sesi yumuşadı.
“Ben senin babanım.”
“Biliyorum,” dedi Zehra. “Keşke sen de benim kızın olduğumu daha önce hatırlasaydın.”
Süreç aylar sürdü. Avukatlar belgeleri topladı, tanıklar dinlendi, imzalar incelendi. Sonunda annesinden kalan malların Zehra'ya ait olduğu resmen belirlendi. Babanın usulsüz işlemleri için ayrıca hukuki süreç başlatıldı. Tufan'ın babasıyla ilgili eski hesaplar da yeniden araştırılmaya alındı.
Tufan'ın dönüşüne dair gerçek de o günlerde ortaya çıktı. Şehirde yıllarca çalışmış, küçük bir nakliye şirketi kurmuştu. Zengin değildi; ama artık dilenci de değildi. Köye, babasının adını temize çıkarmak için dönmüştü.
Zehra bunları öğrendiğinde gülümsedi.
“Demek o eski evde kalmak zorunda değildik?”
“Değildik,” dedi Tufan. “Ama orası çocukluğumun son hatırasıydı. Bir de seninle ilk kez orada gerçekten konuşabildim.”
“Öyleyse yıkmayalım,” dedi Zehra. “Onaralım.”
Bu arada Müjgan bir akşam tek başına Zehra'yı ziyaret etti. Elinde küçük, metal bir kutu vardı. Kutuyu masaya bırakırken elleri titriyordu.
“Annemin eşyalarını babam yıllarca kilit altında tuttu,” dedi. “Geçen hafta dolabı boşaltırken bunu buldum. Sana vermek istiyorum.”
Kutunun içinde çocukken Zehra'nın saçına takılan minik bir toka, kabartmalı harflerle yazılmış eski bir kart ve annesinin gençliğinde kullandığı parfüm şişesi vardı. Zehra şişenin kapağını açınca yıllar öncesinden tanıdığı bir koku duydu. Bir an için beş yaşındaki hâline döndü; annesinin dizine başını yasladığı akşamlar gözünün önünden değil, kalbinin içinden geçti.
“Bunca yıl neden bana yardım etmedin?” diye sordu.
Müjgan ağlamaya başladı.
“Babamın sevgisini kaybetmekten korktum. Seni aşağılayınca bana daha iyi davranacağını sandım. Oysa kendimden nefret etmeye başladım.”
Zehra uzun bir sessizlikten sonra konuştu.
“Özrünü duyuyorum. Ama güvenimi yeniden kazanman zaman alacak.”
Müjgan başını salladı. Zehra ona hemen sarılmadı. Bu, eskiden olsa kendisini suçlu hissettirecek bir davranıştı. Şimdi sınır koymanın da sevginin bir parçası olabileceğini biliyordu.
Birkaç hafta sonra Nihat Bey, annesinin bıraktığı mülklerden birinin kira gelirinin yıllardır ayrı bir hesapta biriktiğini haber verdi. Zehra paranın bir bölümünü evin onarımına, çoğunu ise kendisi gibi fırsat bulamamış çocuklara ayırmaya karar verdi. Tufan ona bir tabela yaptırmayı önerdi.
“Üzerine ne yazalım?” diye sordu.Zehra hiç düşünmeden cevap verdi:“Seçme Hakkı. Çünkü insana verebileceğin en büyük hediye, onun yerine karar vermemek.”Bir yıl sonra kerpiç evin yerinde, aynı avluya açılan küçük, sağlam bir ev vardı. Yanındaki binada ise Zehra'nın isteğiyle kurulan bir eğitim odası bulunuyordu. Görme engelli çocuklar orada Braille alfabesi öğreniyor, sesli kitaplar dinliyor, kendi başlarına hareket etmeyi çalışıyordu. Zehra, yıllarca kendisinden esirgenen fırsatları başkalarına sunmak için gönüllülerle çalışıyordu.
Bir gün küçük bir kız elini tuttu.
“Abla, ben hiç göremeyeceksem büyüyünce nasıl mutlu olacağım?”Zehra diz çöktü.“Mutlu olmak için herkesin aynı şekilde yaşaması gerekmiyor. Önce kendi sesini duymayı öğren. Sonra ne istediğini söylemekten korkma.”O akşam Tufan bahçede çay hazırlarken Zehra yanına oturdu.“Biliyor musun,” dedi, “babam beni sana verdiğinde hayatımın bittiğini sanmıştım.”
Tufan elini tuttu.
“Ben de seni kurtarmam gerektiğini sanmıştım.”
“İkimiz de yanılmışız,” dedi Zehra. “Beni kurtaran senin paran ya da geçmişin değildi. Bana saygı duyman ve sonunda kendi yolumu seçmeme izin vermendi.”
Uzakta çocukların neşeli sesleri duyuluyordu. Zehra yüzünü akşam rüzgârına çevirdi. Dünyayı hâlâ gözleriyle görmüyordu. Ama artık kimse ona hangi kapıdan geçebileceğini, kimi sevebileceğini, nasıl yaşayacağını söyleyemiyordu.
Çünkü insanı karanlıkta bırakan her zaman görememek değildi. Bazen en derin karanlık, sevgisizliğin içindeydi. Ve Zehra, o karanlıktan kendi cesaretiyle çıkmıştı.
