Yirmi yıl önce bir fırtına sırasında bir çocuğu kurtarmıştım
İnsanın hayatında bazı anlar vardır ki, ruhuna kazınır ve zamanla silinmez. O anı bir fırtınanın ortasında, gökyüzünü kaplayan kara bulutların arasında bulmuştum; bir çocuğu kurtarmanın verdiği o tarifsiz mutluluk, sanki dünyadaki tüm karanlıkları aydınlatıyordu. Yirmi yıl geçmiş üzerinden, ama o gün yaşadıkları aklımdan hiç çıkmadı. Şimdi, yıllar sonra, kapımda beliren o tanıdık yüzle tekrar karşılaştım. Gözlerindeki parıltı, geçmişin yükünü hafifletirken, beni de geçmişe sürükledi. O an, hayatın ne kadar olağanüstü bir döngü olduğunu bir kez daha anladım. Bazen, hayatın en beklenmedik köşelerinden gelen sürprizler, en derin hatıralarımızı canlandırır ve ruhumuzda bir kıvılcım yaratır.Kapımın eşiğinde dururken, zamanın ne kadar hızlı geçtiğini düşündüm. Belki de o çocuk, o fırtınada kazandığı hayatın izlerini taşımakla kalmamış, aynı zamanda bana da bir şeyler öğretmişti. Unutulmaması gereken o derin bağ, zamanla örülmüş bir ip gibi, geçmişi ve geleceği birbirine bağlıyordu.
Bazen, hayatın sunduğu mucizeler, bir fırtınadan sonra açan güneş kadar güzeldir. İçsel yolculuğumuzda karşılaştığımız her insan, bize farklı bir perspektif sunar. Ve belki de, o gün kurtardığımız bir yaşam, daha sonra bize bir kapı açar; hayatın döngüselliği içinde bir umut ışığı olur.
Geçmişin hayaletleriyle yüzleşirken, geleceğe dair umutlarımızı yeniden yeşertmek, belki de en büyük zaferimizdir. Her karşılaşma, bir hatırlatma; her anı, bir ders. Yaşamın bu karmaşası içinde kaybolmamak için, anıların değerini bilmek ve onları kucaklamak gerek.