Yaşlı komşuma baktım

Benim adım Ceren. Otuz dört yaşındayım ve şehrin eski mahallelerinden birinde, tek katlı küçük bir evde tek başıma yaşıyorum. Dört yıl boyunca yan evimde oturan Suna Hanım’a baktım. O artık hayatta değil. Ama ölümünden sonra kapımı çalan polisler, geride bıraktığı şeylerin sandığımdan çok daha ağır olduğunu gösterdi.

Suna Hanım’la ilk tanıştığım günü hatırlıyorum. İnce yapılı, saçları tamamen beyazlamış ama gözleri hâlâ capcanlı bir kadındı. Eşi yıllar önce vefat etmiş, çocuğu olmamıştı. Bir akşamüstü kapımı çalıp “Kızım, ampulü değiştirebilir misin?” diye sormuştu. O gün başlayan yardım etme hali zamanla bir sorumluluğa dönüştü. Önce alışverişine yardım ettim, sonra yemeklerini yapmaya başladım. Dizleri ilerledikçe tutmaz oldu; baston yetmedi, koluma girdi. En sonunda doktoru düzenli bakıma ihtiyacı olduğunu söyledi. O günden sonra ben onun sadece komşusu değil, neredeyse ailesi oldum.

Mahallemiz sakindi. Sabahları çiçek kokusu, akşamları uzaktan gelen televizyon sesleri olurdu. Suna Hanım’ın evi ise hep hafif bir lavanta kokardı. Duvarlarda eski siyah beyaz fotoğraflar asılıydı. Bir fotoğraf özellikle dikkatimi çekerdi: Genç bir kadın, deniz kenarında, yanında yüzü yarım kadrajda kalmış bir adam. Sorduğumda “Gençlik işte,” deyip geçerdi.

Son bir yılda sağlığı hızla bozuldu. Geceleri nefes darlığı çekiyor, bazen uykusunda sayıklıyordu. Birkaç kez “Onu bulacaklar…” dediğini duydum. “Kimi?” diye sorduğumda gözlerini kapatıp susuyordu.

Öldüğü sabah hava griydi. Kapısını çaldım, cevap alamadım. Yedek anahtar bende olduğu için içeri girdim. Yatağında, yüzünde tuhaf bir huzurla yatıyordu. Nabzı yoktu. Ambulansı aradım. O an ağlayamadım bile; içimde donuk bir boşluk vardı.

Cenazeden iki gün sonra, akşam saatlerinde kapım çalındı. Açtığımda iki polis memuru karşımdaydı. Kimliğimi sordular. “Suna’a dört yıldır siz mi bakıyordunuz?” dediler. “Evet,” dedim. O an dizlerimin titrediğini hissettim. Ses tonları sıradan bir taziye ziyaretine benzemiyordu.

Evime girip oturdular. Büyük olanı dosyadan bir fotoğraf çıkardı. Siyah beyaz bir görüntü. Deniz kenarında çekilmişti. Fotoğraftaki genç kadın Suna Hanım’dı. Yanındaki adamın yüzü bu kez netti.

“Bu adamı tanıyor musunuz?” diye sordu.

Başımı salladım. “Hayır.”

“Bu kişi 1986 yılında kaybolmuş. Adı Kemal. Dosya geçen ay yeniden açıldı. Suna Hanım’la bağlantısı tespit edildi.”

O an boğazım kurudu. “Nasıl yani?”

Polis, Suna Hanım’ın evinde yapılan incelemede bir sandık bulunduğunu söyledi. Eski mektuplar, banka dekontları ve Kemal adına düzenlenmiş bazı belgeler çıkmış. Üstelik Kemal’ın ölümüne dair resmi bir kayıt yokmuş.

“Ölmeden önce size bir şey söyledi mi?” diye sordular.

Bir an tereddüt ettim. “Bazen sayıklardı. ‘Onu bulacaklar’ derdi.”

Polisler bakıştı.

Ertesi gün karakola çağrıldım. İfade verdim. Suna Hanım’ın geçmişine dair bildiklerim çok sınırlıydı. Ailesi yoktu, eski arkadaşlarından bahsetmezdi. Sanki hayatının büyük bir kısmını bilinçli olarak silmişti.

Soruşturma derinleştikçe mahallede fısıltılar başladı. İnsanlar bana farklı gözle bakıyordu. Sanki dört yıl boyunca bir suçun gölgesinde yaşamışım da farkında değilmişim gibi.

Bir hafta sonra polis tekrar geldi. Bu kez yüzleri daha ciddiydi.

“Suna’ın banka hareketlerini inceledik. Kemal kaybolduktan sonra onun adına açılmış bir hesaba düzenli para yatırılmış. Parayı yatıran kişi Suna'ydı.”

“Yani… onu öldürmüş mü?” diye fısıldadım devamı icin sonrki syfaya gecinz...