On beş yıl önce kardeşim Kemal
“Elimde o zarfla kalakaldım. On beş koca yıl... Ve bana getirdiği tek şey buydu. Gözümü ondan ayırmadan zarfı yavaşça yırttım ve içindekine baktım...”
Zarfın içinden kalın, kenarları sararmış bir tomar kâğıt, birkaç gazete küpürü ve köşeleri yıpranmış tek bir fotoğraf kayarak avucuma düştü.
Nefesimi tutarak en üstte duran fotoğrafa baktım. Bu, yengemin on beş yıl önce hayatını kaybettiği o korkunç kazada hurdaya dönen arabasının polis arşivlerinden alınmış siyah beyaz bir görüntüsüydü. Anlam veremeyerek fotoğrafı ters çevirdiğimde, arkasına kırmızı ve kalın uçlu bir kalemle yazılmış, kanımı donduran o tek satırlık notu gördüm:
"Karın sadece bir uyaraydı. Eğer polise o dosyaları verirsen, sıradaki kaza o üç küçük kızın olacak."
Titreyen ellerimle fotoğrafın altındaki belgelere geçtim. Yabancı dilde yazılmış mahkeme kararları, karartılmış isimlerin olduğu uluslararası yakalama emirleri ve en altta, tarihi henüz üç gün öncesine ait olan bir gazete kupürü duruyordu. Haberin manşetinde, yıllardır Avrupa'da aranan, yasadışı silah ve insan kaçakçılığı yapan acımasız bir mafya liderinin gizlendiği hücre evinde ölü bulunduğu yazıyordu.
Başımı yavaşça kâğıtlardan kaldırıp karşımda omuzları çökmüş, gözlerinin feri sönmüş bir hayalet gibi dikilen adama, kardeşime baktım.
"Bu ne demek Kemal?" diye fısıldadım. Sesimdeki o on beş yıllık devasa öfke, yerini dipsiz bir dehşete bırakmıştı. "Sen... Sen bizi terk etmedin mi?"
Kemal yutkundu, çatlamış dudaklarını ıslattı ve titrek bir nefes aldı. "Yengenin ölümü bir kaza değildi, Kerem," dedi boğuk, yılların yorgunluğunu taşıyan bir sesle. "Çalıştığım lojistik firmasının uluslararası bir kaçakçılık ağının paravanı olduğunu öğrenmiştim. Elimde onları bitirecek belgeler vardı. Savcılığa gitmeye hazırlanıyordum. Ama benden önce davrandılar. Eşimi benden aldılar..."
Sözcükler boğazında düğümlendi. Eliyle yüzünü sıvazlarken parmaklarındaki eksik bir boğumu, yüzündeki o derin, soluk yara izlerini ilk kez o an fark ettim. Yaşadığı hayatın bedeli bedenine kazınmıştı.
"Cenazeden sonraki gece o fotoğrafı kapımın altından attılar," diye devam etti. "Polisin beni veya o üç küçük masumu koruyamayacağını biliyordum. Karşımdaki adamlar devletin içine kadar sızmıştı. Eğer kızların yanında kalsaydım, eğer onlara sarılıp veda etseydim, bizi izleyen o adamlar kızlarımdan asla vazgeçmeyeceğimi bileceklerdi. Onları yaşatabilmemin tek bir yolu vardı Kerem: Onları zerre kadar umursamayan, korkak, bencil bir adam gibi görünüp o evden ardıma bakmadan kaçmak. Bütün hedefi, bütün nefreti kendi üzerime çekmek."
"On beş yıl..." diye fırladı ağzımdan kelimeler. Gözyaşlarım artık serbestçe akıyordu. "Bunca yıl neredeydin Kemal? Ne yaşadın?"
Bana acı dolu, buruk bir gülümsemeyle baktı. "Başka isimlerle, başka ülkelerin en karanlık sokaklarında yaşadım. O adamların peşine düştüm. Tek tek, gölgelerin içinden onların o devasa imparatorluğunu çökertmek için uluslararası istihbaratlarla gizlice çalıştım.
Geceleri sokaklarda yattım, hücrelerde işkence gördüm, defalarca vuruldum. Ama pes etmedim. Çünkü her gözümü kapattığımda, o üç küçük kızın güvenle senin evinde uyuduğunu, okula gittiğini biliyordum. Onları senden iyi kimse koruyamazdı. Benim yapmam gereken tek şey, o karanlığı onlardan uzak tutmaktı."
Parmağıyla elimdeki gazete küpürünü işaret etti devamı icin sonrki syfaya gecinz...