Kocamla tam 40 yıl boyunca
Kocam Kemal’le tam kırk yıl boyunca her sene aynı gün, aynı masada akşam yemeği yedik. İstanbul’un eski semtlerinden birinde, köşedeki mütevazı esnaf lokantasında… Beyaz örtülü, pencere kenarındaki o küçük masa bizim için sadece bir masa değildi; hayatımızın başladığı yerdi.
Kemal’le ilk kez orada tanışmıştım. Çorbasını üzerime dökmüştü. Telaşla özür dileyişini, gözlerindeki mahcup gülümsemeyi hâlâ dün gibi hatırlıyorum. O gün başlayan sohbetimiz kırk yıl sürdü. Çocuklarımız olmadı ama biz birbirimize yettik. En azından ben öyle sanıyordum.
Kemal’i üç yıl önce kaybettim. Kalp krizi… Ansızın. Ardında yarım kalmış bir kahkaha ve dolabında asılı ceketi kaldı. Ama ben geleneğimizi bozmadım. Her yıl dönümümüzde yine paltomu ilikleyip rujumu tazeledim ve lokantaya gittim. Masamıza oturup onun en sevdiği mercimek çorbasını söyledim. Karşımda boş sandalye… Ama kalbimde dolu bir hatıra.
O gün de öyle yaptım.
Kapıdan içeri girdim. Fakat adımımı atar atmaz durdum.
Bizim masamız doluydu.
Yirmili yaşlarının ortasında bir genç, tedirgin gözlerle etrafına bakıyordu. Elindeki küçük zarfı öyle sıkıyordu ki sanki hayatı ona bağlıydı. Beni görünce birden ayağa kalktı.
“Hanımefendi… siz Hülya Hanım mısınız?” dedi.
Boğazım kurudu. “Evet.”
Zarfı uzattı. “Bu size.”
Titreyen parmaklarımla zarfı açtım. İçinden çıkan mektubu görür görmez nefesim kesildi. O yazıyı dünyanın her yerinde tanırdım.
Kemal’in el yazısıydı.
“Hülya,” diye başlıyordu, “sana hiç anlatmadığım bir şey var. Seni korumak için sustum. Ama artık gerçeği bilmeni istiyorum…”
Satırlar gözlerimin önünde bulanıklaştı.
Kemal, yıllar önce gençlik döneminde büyük bir hata yaptığını yazıyordu. Üniversite yıllarında kısa bir ilişki yaşamış. O ilişkiden bir çocuk dünyaya gelmiş. Ancak kızın ailesi durumu saklamış, Kemal’e çocuğun doğmadan öldüğünü söylemişler. O da buna inanmış. Yıllar sonra gerçeği öğrenmiş: Çocuk yaşıyordu.
Mektubun sonuna geldiğimde kalbim göğsüme sığmıyordu.
“Eğer bu satırları okuyorsan,” diyordu, “karşındaki genç benim oğlumdur. Onu geç öğrendim, geç tanıdım. Ama senden asla vazgeçmedim. Seni aldatmadım. Sadece geçmişin gölgesini sana taşımak istemedim.”
Başımı kaldırdım. Karşımda duran genç adama baktım. Gözleri… O gözleri tanıyordum. Kemal’in gençliğini görüyordum yüzünde.
“Adın ne?” diye fısıldadım.
“Emir,” dedi.
Kemal oğluna adını bile vermişti.
“Beni iki yıl önce buldu,” dedi Emir. “Annem ölmeden önce gerçeği söyledi. Babam olduğunu öğrendiğimde ona ulaştım. Önce kabul etmekte zorlandı ama sonra… sonra bana sarıldı. Sizi çok sevdiğini her seferinde söyledi. Sizi üzmekten korktuğu için gerçeği açıklayamadı.”
Dizlerim titredi. Sandalyeye oturdum.
“Peki… neden şimdi?” diye sordum.
Emir gözlerini indirdi. “Bana ağır bir hastalığı olduğunu söyledi. Sizin bilmediğiniz bir rahatsızlığı varmış. Son aylarında beni daha sık görmeye başladı. Ölmeden bir hafta önce bana bu mektubu verdi. ‘Ben gidince Hülya yalnız kalacak. Ona git. Ama doğru zamanı bekle,’ dedi.”
İçimde yıllardır tanıdığım adamla ilgili bilmediğim bir odanın kapısı açılmış gibiydi. Kırgınlık mı hissediyordum? Evet. Şaşkınlık? Kesinlikle. Ama ihanete uğramış gibi değildim. Çünkü satırlarda bir pişmanlıktan çok korku vardı. Beni kaybetme korkusu devamı icin sonrki syfaya gecinz...